10 Şubat 2017 Cuma

Kemal Tahir - ESİR ŞEHİR ÜÇLEMESİ







Kemal Tahir, Türk Edebiyatının mihenk taşlarından. Türkiye’nin toplumsal yapısını analiz eden, tezler üreten, tarihini alternatif bir bakış açısıyla yorumlayan çok önemli bir yazarımız. Hep güncel kalan Kemal Tahir’i okumaya Esir Şehir Üçlemesiyle başladım ve bir daha Kemal Tahir okumayı hiç bırak(a)madım.

1.       Esir Şehrin İnsanları

‘’ Yaşlı şilebin yorgun makineleri ıslak ıslak hışırdıyor, gövdesi direklerin ucundan sintinesine kadar sarsılıyordu. Adı Mari Galant’tı.
Mari Galant adını bir yerlerde duymuştu. Süvariye soracağı sırada hatırladı. Kristof Kolomb’un ilk yolculuğunda üç gemiden birinin adıydı Mari Galant.
Önce bu iki tekne, sonra kendisiyle Kristof Kolomb arasındaki benzerliğe şaştı. Cenevizli gemici Hindistan’a varacağını sanarak yola çıkmış, Amerika’ya ulaşmıştı. Kamil Bey ise İstanbul’a gittiğini kesinlikle biliyordu ama doğduğu şehri nasıl bulacağını katiyen kestiremiyordu.’’

Napolyon : ‘’Eğer dünya tek bir ülke olsaydı başkenti İstanbul olur’’ demişti. Yüzyıllarca imparatorluklara başkentlik yapan, uygarlığın beşiği olan, şairlerin âşık olduğu şehir İstanbul, I.Dünya Savaşı bittiğinde en karanlık günlerini yaşamaya başlamıştı. Yorgundu. Esirdi. Onuru ayaklar altındaydı.
Bir paşazade olan Kâmil Bey ailesiyle birlikte işgal altındaki İstanbul’a döndüğünde her şey belirsizdir. Zaman donmuştur sanki. Kopkoyu bir umutsuzluk vardır havada. Nasıl koparılabilecektir esaretin zincirleri? Sonra bir umut belirir. Kopkoyu karanlığın içinden aydınlık çıkıverir. O aydınlık, Anadolu’dan gelmektedir.
Mütareke dönemi İstanbul’unu Kemal Tahir’in canlı üslubuyla okumak, bir zaman makinasına binip o döneme gitmek gibi. O günler bize çok uzak geliyor şimdilerde. Oysa üzerinden sadece yüzyıl kadar bir zaman geçti. Sadece bir yüzyıl.

2.       Esir Şehrin Mahpusu

‘’ Kâmil Bey, bir garip hışırtıyla uyandı, doğrulup oturdu. Önce kapıya, sonra saate baktı. Altıyı çeyrek geçiyordu. Duyduğu ses, gözetleme deliğinin tahta sürgüsünden gelmiş olmalıydı. Komodinin üstünde duran pakete-Fatma Hanım’ın kurabiye paketine- gözü ilişince, çok saydığı yaşlı bir dostu içeri girmiş gibi, bacaklarını topladı.’’

Esir Şehir İstanbul’da kendisi de esir olan Kâmil Bey, bir yandan hapishane koşullarına alışmaya çalışırken, bir yandan da dışarıyı düşünüyordu. Dışardaki ailesini, esaret altındaki vatanını ve milli mücadeleyi.
Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore romanından aşina olacağınız, işgal kuvvetleriyle işbirliği yapanlar da var Kemal Tahir’in satırlarında, Kuvayı Milliyecilerde. Ve bir tarih yazılırken kendi küçük dünyalarında yuvarlanıp gidenlerde.
Kıstırılmışlık hali, bir varoluş, kendini yeniden yaratma mücadesine dönüşüyor çoğu zaman. Derin yalnızlığı içinde, yepyeni bir adam yaratan Kamil Bey, artık paşazade Kamil Bey değil, Millici Abi olacaktır.

3.       Yol Ayrımı

‘’Nuh Bey,’’ Ağlıyorsun Murat oğlum’’ demişti, ‘’ Deminden beri sana bakıyorum. Ağlıyorsun da ağladığının hiç farkında değilsin! Bana da olur arada bir… Bakarım ağlamışım. İyidir. Ferahlar insan!’’

Milli Mücadele kazanılmış, cumhuriyet ilan edilmiştir. Yabancıların Türk Mucizesi dedikleri yıllar.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk, çok partili sisteme geçilmesini teşvik ediyor.
Türkiye’nin ikinci çok partili hayata geçme denemesi olan Serbest Fırka günlerini konu alıyor Yol Ayrımı. Tarih derslerinde birkaç satırla geçiştirilen dönem, Kemal Tahir’in kalemiyle yeniden hayat buluyor. Bir toplumun panoramasını çiziyor.

Artık Kâmil Bey’de vatan da özgürdür. Esarete karşı birleşen insanlar, özgürlük günlerinde artık bir yol ayrımındadırlar. 

A.KOŞBAY

Cahti Sıtkı Tarancı - AVUÇLARIMA SIĞMIYOR YILDIZLAR




Kitap, Cahit Sıtkı Tarancı’nın makalelerinin, konuşmalarının ve röportajlarının derlemesidir. Kocaeli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi olan Prof. Doç. Dr. Hakan Sazyek tarafından hazırlanmıştır.

Bu kitapla şairimizi yakınen tanıma şansı elde ediyoruz. Şiire başlayışı, etkilendikleri, sevdikleri, sevmedikleri, beğendikleri, beğenmedikleri, serzenişlikleri, dünün ve bugünün şairleri arasındaki menfi ve müspet yöndeki görüşleri…vb. üzerine tecrübelerini, düşüncelerini öğrenebilme fırsatı kazanıyoruz. Edebiyatımız hakkında bakış açımıza derinlik katabilmesinin yanısıra, Fransız Edebiyatı üzerine de ufkumuzu açmamızı yardımcı oluyor.  

Cahit Sıtkı Tarancı, 1953 yılında yaptığı bir mülakatta kendisine yöneltilen, “Hayatınızdan kısaca bahseder misininiz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: 1910’da Diyarbakır’da doğdum. İlkokuldan sonra İstanbul’a gittim. Fransız mektebinde, Galatasaray’da, Mülkiye’de okudum. 2 seneye yakın bir müddet Paris’te bulundum. Uzun zamandır mütercim olarak çalışmaktayım. Evleneli 1 yıldan fazla oluyor.  Güzel şiir yazmaktan başka ihtirasım yoktur.

Sanatında Fransız Edebiyatı yazarlarından, bilhassa  da Baudelaire’den etkilendiğini neredeyse her röportajında dile getiriyor. Türk yazarlardan ise Peyami Safa hayranı.

“En çok beğendiğiniz şiiriniz nedir?” sorusuna; “Hiçbirini beğenmem. Beğendiğim gün intihar etmişim demektir. Fakat yazdıklarım içinde çok sevdiklerim vardır şüphesiz.” yanıtını veriyor.

O halde şairin hepimizin o çok sevdiği Otuz Beş Yaş adlı şiirine bırakalım, bundan sonraki satırları ve derin düşüncelere dalalım yine her mısrasında…


Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili  yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim.
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm gördüm tarumar.

N’eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.




Okumak Harika Bir Eylemdir!
Esra K.K.






James Joyce - ULYSSES




’ Mr. Bloom, tam konuşacakken, dudaklarını yeniden kapattı. Martin Cunnigham’ın iri gözleri. Şimdi başka yana bakmakta. Anlayışlı insan adam. Akıllı. Shakespeare’in yüzü gibi. Her zaman iyi bir şey buluyor söyleyecek’’

Bir gününüzü yazmak isteseniz nasıl yazardınız ve kaç sayfa tutardı? Belki kaç sayfa değil kaç satır demek daha doğru olabilir. Bir gün nedir ki? Dünya, en az dört buçuk milyar yaşında. Dört buçuk milyar yılda bir gün nedir ki? Modern insan Homo Sapiens yüz bin yıldır var. Yüz bin yılda bir gün nedir ki? Bir yılda 365 gün var. 365 günde bir gün nedir ki?
İyi ki James Joyce böyle düşünmedi ve Ulysess’i yazdı. Bir Güne Övgü diye niteliyorum Ulysses’i. Bir gün ancak bu kadar renkli, bu kadar canlı anlatılabilirdi. Yanlış anlaşılmasın. Dublin’de o gün Mr. Bloom’un yaşadıkları, öyle inanılmaz, esrarengiz olaylar değil. Gayet sıradan bir gün. Çalınan bir mücevher, antik sırlar, bir cinayet soruşturması ya da tarihi bir olayın tanıklığı yok satırlarda. Sıradan bir insanın sıradan bir günü. Kitabı özel kılansa böyle sıradan bir malzemeden sıradışı, çekici, alışılmadık bir anlatıma ulaşması. İlginç fantazyalarla süslü, tiyatrovari satırlar da var. Pijamasını giyip uyumaya hazırlanan bir insanı anlatan satırlar da. Ciddi paragraflara bölünmüş, başı sonu belli sayfalar da var. Nefesinizi kesmek istercesine noktasız virgülsüz devam eden, yazım kurallarına dil çıkaran sayfalar da. ‘’Ulysses’i çevirmeye kalkmak başlı başına bir çılgınlık’’ sözünün ne anlama geldiğini kitabı okudukça çok iyi anlıyorsunuz. İyi ki çevirmen Nevzat Erkmen bu çılgınlığı yapmış.
Kitabı bitirdiğimde ise bir günü ne kadar da çabuk harcadığımızı, belki de pek çoğumuzun yaşama sanatı denen şeyden uzak olduğumuzu düşündüm.

Aklıma Horatius’un meşhur dizesi takıldı: Carpe diem (Günü yakala, anı yaşa.)

A. KOŞBAY

Jean Paul Sartre - BULANTI



‘’Olayları günü gününe yazmak daha iyi olacak. Açıkça kavramak için bir günce tutmalı. Önemsiz gibi görünseler de küçük ayrıntıları, olaycıkları kaçırmamalı, özellikle hepsini sınıflamalı. Şu masayı, sokağı insanları, tütün paketimi nasıl gördüğümü anlatmalıyım, çünkü değişen bu. Bu değişmenin alanını ve özünü iyice belirlemeliyim.’’


Varoluşçu felsefenin en önemli düşünürlerinden olan Jean- Paul Sartre, düşüncelerini Varoluş ve Hiçlik yapıtında aktarmıştır. Romanlarıysa bir nevi bu felsefe akımının edebiyata uyarlanışıdır.

Hayata, insanlara, kalıplaşmış, anlamsız değer yargılarına karşı duyulan tiksinti roman boyunca karşımıza çıkar. Yurtdışı görmüş, çok okuyup yazmış, gerçek bir entelektüel olan Roquentin, bizim günlük hayatta alışageldiğimiz, sıradan küçük olaylar karşısında güçlü bir bulantıyla sarsılır. Diğerleri onun için pek de önemli değildir. Sadece ona rahatsızlık vermektedirler aptallıkları, sıradanlıklarıyla.

Umutlu ya da umutsuz bir karakter değildir Roquentin. Mutlu ya da mutsuz değildir. Sevinçli ya da kederli değildir. Kentlerden korkar. Ama kentlerden de uzak kalmamak gerektiğini düşünür. Çünkü eğer uzaklaşırsanız bitki çemberiyle karşılaşacaksınız. Beklemektedir bitkiler ve kent ölünce onu kaplayacaklardır.

Okuduğum kitaplar içinde başkarakteri bana en anlaşılmaz gelen kitap olmuştur Bulantı uzun süre. Kitabı daha sonra birkaç defa daha okuyunca anlamını daha iyi kavramaya başladım. Hala bazı karanlık noktalar kalmış olsa da bu okumalardan geriye… Belki de güçlü bir anlatım, böyle olmalı. Her okuduğunuzda yeniden keşfedecekleriniz olmalı.

Toplumsallığı değil bireyselliği ön plana çıkaran, sahte nezaket gösterilerine yüz vermeyen Jean- Paul Sartre, felsefesine, yazdıklarına sadık kalarak 1964’te kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü reddetmişti.

A. KOŞBAY

8 Şubat 2017 Çarşamba

Ahmet Ümit - ELVEDA GÜZEL VATANIM




Roman; Selanik’li Müslüman Şehsuvar Sami’nin, Selanik’li Yahudi Ester’e duyduğu aşkı anlatıyor. Tamamı mektuplardan oluşmaktadır. Sadece aşk değil; İttihat ve Terakki Cemiyeti karakterleri ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarını da akıcı bir dille işlemiş, yazar. Şehsuvar Sami ittihatçılardandır. Vatana duyduğu aşk, sevgiliye duyduğu aşktan daha üstündür. Vatan aşkı nedeniyle bireysel mutluluğu tercih etmemiş, vatan için tüm ömrünü harcamıştır. Yazıldığı dönem Cumhurıyet ılan edıldıkten ve Ataturk’e İzmir suikastı gırısımınden sonradır. İttihatçılar eski ittihatçılar değildir o dönemde; dava arkadaşları artık birbirlerine güvenmez olmuşlardır. Kaçırılmakta, tutuklanmakta, yok edilmektedirler. Tarihi-polisiye türünde bir kitaptır.

Kitabı 2 gunde okuyanlar olmuş, şaşırdım doğrusu. 550 sayfaya yakın. Sayfa sayısından ötürü okunamaz dıyemem yerı gelır 1 gunde de okunabılır. Ancak içinde onca gazetecı, siyaset adamı, paşa…vb. ismi barındıran bır kıtap olması nedeniyle şaşırdım. Tarihi cok sevebılır, meraklı olabılır, bırcok detayı da bılıyor olabılırsınız; ancak Tarıh ogretmenlerının bıle kıtapta gecen bunca ısım hakkında bılgıye sahıp olduklarından suphe duyarım. En azından ısmı okur okumaz dönemlerini ve kım olduklarını anımsayabılmeleri çok güç. Cunku bızım tarıhımızde ısımler bırbırıne cok benzer hatta bazı isimler aynıdır. Bundan mütevellit ılkokulda sosyal bılgıler ortaokulda, lısede ve unıversıtede de tarıh  dersı almamıza rağmen yakın tarıhımız hakkında bırcok seyı tam anlamıyla öğrenemeden gecerız. Kitaptaki karakterleri hatmetmelı demiyorum ama bu türde bır kıtap okurken de kım, kımmıs dıye bır araştırma yaparak okumanın anlamını bulacağını düşünüyorum.

Tarıh bılgım çok güçlü olmasa da zayıf da sayılmaz. Ancak bilmediğim hatta adını yeni duyduğum tarıhe yön veren çok sayıda isim vardı. Bır elımde telefon (Google) dıger elımde kıtap ıkılısıyle okudum. Hayalı kahramanlar var ama tarihimizdeki gerçek  kısıler de yoğunlukla işlenmiş. Dıger kıtaplarda altını cızdıgım yazılar güzel sözlerdir, bu kıtapta ıse kışı ve toplulukların ısımlerı çizili ve bos bulduğum her alana da o kısıler hakkında kısaca bılgıler yazdım. Benden sonra okuyacak kısıler benım kadar uğraşmasınlar.    Bu araştırmacı yonum sayesınde bır seyı kesfettım: Sf.166-167’e Hüseyin Cahıt’ın linç edilerek öldürüldüğünden bahsedıyor. Hemen baktım kımdır dıye. Ölümü kitapta yazdığı sekılde değil. Acaba başka bır Huseyin Cahıt daha mı var? diye duşundum.  Ama tarıhımızde her isimden farklı dönemlerde, hatta bazen aynı donemde bıle 3’er 5’er kişi varken Huseyın Cahıt adından  1 tane var. Yaaa dedım benden kaçmaz, Ahmet Ümit’ciğim J hatanı buldum işte, kıtabı yazmak ıcın 4 yıllık araştırma yapmışmış… (Çok erken hüküm vermişim.) İlerleyen satırlarda linç edilenin aslında Lazkiye Mebusu Arslan Bey olduğunu öğrendim. Bunu okuyunca işte bu smıle gıbı oldum: :S (2nokta ustuste ve S harfı) O kadar mesaı harcadım ki Huseyın Cahıt adı uzerınde, arastırdgım surede kıtaptan 10 sf. okurdum…  Benım gıbı her karakterin tarihini araştıra araştıra okuyanları faka bastırmış. Bu arada merak etmeyın romanın konusu, kurgusu ya da olay örgüsü hakkında onemlılik arz eden bir bilgi değil bu, yanı “sonunu söyledın ama…” durumu yok.

Bazı  sayfalarda betimlemeleri gereğinden fazla bulduğum, sayfaları doldurmak ıcın yazmış sanki dıye düşündüğüm doğrudur. Bu da menfi yönde bir eleştirim olsun.

Hoşlanmadığım bir husus da; sf.422’de belki birçok okurun dıkkatını bıle çekmeyen ama beni kitaba devam etmeme kararı almayı düşündürecek kadar etkileyen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki bir yorumu vardı. Kitabın sonlarında ise yazarın bu konuda çizgisinden şaşmayarak tekrar gönlümü kazandığını söyleyebilirim. Buram buram ağır bir tarih anlatımı yok, öyle olsa bu kadar cok satmaz; aşk, ihtiras, polisiye, psikoloji, yalnızlık, entrika, hüzün… hepsinden bolca var. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ama tek basına bu bile; toplumu çok iyi okuyan bir yazar olduğunu ve halkı ne ile nasıl vuracağını iyi derecede bildiğini düşündürdü.

Kabul edelim; ezberci eğitim sistemi nedeniyle tarıh dersini pek sevememiş bir toplumuz ve bu konuda bilgimiz oldukça zayıf. Tarıhımizi TV dizilerinden öğreniyoruz, ne acı ki... Açıkçası kitaba da bu nedenle önyargılıydım. Popülariterliği nedeniyle Muhteşem Yüzyıl dizisi türünde bir kitap bekliyorum. Değilmiş. Tez zamanda alına, okunula!



Okumak Harika Bir Eylemdir!

Esra K.K. 

4 Şubat 2017 Cumartesi

Kazuo Ishiguro - GÜNDEN KALANLAR

 

"Akşam, pek çok insan için günün en güzel zamanı. Öyleyse bu kadar çok dönüp arkama bakmamam, daha olumlu bir görüş açısı benimsemem ve günümden arda kalanları en iyi biçimde değerlendirmeye çalışmam gerektiği öğüdünde de gerçek payı vardır belki. Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki? Şu acı bir gerçek: gerek sizin gerekse benim gibilerin, yazgımızı, dünya dediğimiz bu tekerleğin göbeğimde yer alan ve bizim hizmetlerimizden yararlanan o büyük beyefendilerin ellerine bırakmaktan başka pek bir seçeceğimiz yok. Yaşamınızın akışını denetim altına alabilmek için ne yapabilirdiniz, ne yapamazdınız, bunları düşünerek kendinizi yiyip bitirmenin ne anlamı var? "

Orhan Kemal'in "Murtaza" adlı romanını okudunuz mu? Sonradan filme de alındı 1986 yılında hatta Müjdat Gezen'in baş rolünde olduğu... Filmden aklımda kalan en güzel cümle belki de Trakyalı olduğum içindir; "Kutsaldır bir vazife her birşeyden önce" idi.  
Günden Kalanlar'ı okudukça aklıma hep Murtaza geldi. Kitap İngiltere'de malikanelerin son dönemlerini yaşadığı bir çağda bir başuşağın ortalama 6-7 gününü anlatıyor. Efendisine bağlılıkta ve işine olan aşkında yer yer bu kadar olmamalı diyerek okuyabileceğiniz bir karakter Bay Stevens. Hayatı tamamen hizmet etmek üzerine kurulu. O kadar ki babasının öldüğü gün hislerinin yaptığı işe karışmamasının doğruluğuna inandığı için hiçbirşey olmamış gibi efendilerine hizmet edebiliyor Stevens. Ve bunu yaptığı için de yıllar sonra o günü zafer olarak adlandırabiliyor. Kendisinin vakar dediği ifade nedeniyle. Hayat duruşu belki bizim anlayabileceğimizden çok uzak duyguları insani şeylerin çok ötesinde bana göre bir makine adeta. Ama kendisi de geriye dönüp iç hesaplaşmasını yaptığında ufak da olsa burukluk duyarak en doğrusunun bu olduğu inancını savunmaya devam ediyor.  Kitap yer yer bana kara mizahı hissettirdi. Belki okuduğunuzda size aynı şeyleri hissettirmeyebilir. Ben sevdim Kazuo Ishiguro' nun okuduğum ilk kitabı. Diğer kitaplarını da okuyacağım. Belki çevirmenin etkisidir ama ben dilini çok sevdim. Okuduğum zamanın kaliteli geçtiğini bana hissettiren kitaplardan biri oldu. Mutlu okumalar...

K.Özcan


2 Şubat 2017 Perşembe

Orhan Kemal - BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE



’Yollarda açlıktan, yorgunluktan, çeşitli hastalıklardan kesilip kalan o kadar çok insan vardı ki… Bu yollarda gemisini kurtaran kaptandı. Yukarda güneş, aşağıda yolun güneşte fırın külüne dönmüş kızgın toprağı. Arada kamyonlar, otomobiller gelip geçiyordu. Her gelip geçen araçtan toz bulutları kalkıyor, göz gözü görmüyordu.’’

Toprak, anadır. Bağrına basar, sarıp sarmalar, besler büyütür. Toprak, cömerttir. Bir verirsin bin alırsın. Toprak yeri geldi mi kıskançtır da. Yüz çevirdin mi vazgeçtin mi ondan,  o da senden vazgeçer sonunda.
Orta Anadolu’nun Ç. Köyünden üç arkadaş; Yusuf, Hasan ve Ali, Çukurova’nın o bereketli topraklarında ekmeklerinin peşine düşüyor. Gurbette hayat zor onlar için. Bir yanda sıla, bir yanda geçim derdi. Bir gaz ocağı, küçük kızına armağan olacak bir tarak, ayna, yaşlı anacığına yardımcı olacak bir gelin bulmak onların hayalleri.
Türk edebiyatının en önemli yazarlarından, benim de en sevdiğim ve en çok okuduğum yazarlardan olan Orhan Kemal,  emeği, umudu anlatıyor dantel gibi işlenmiş toprakların etrafında. Onun kaleminden çıkan satırlar yakıyor içimizi. Kitaptaki her karakter, kanlı canlı fırlayacakmış gibi. Kitaptaki kızgın güneş sanki bizim tepemizde. Buram buram terliyoruz pamukları toplarken. Terimizi silecek vakit yok. Irgatbaşı başımızda. Bir parça olsun rüzgâr essin istiyoruz. Bir şu kavurucu sıcak, bir de şu aman vermez sinekler olmasa. Sonra harman yerindeki dolu dolu taneli başaklara dokunuyor parmaklarımız. Ufka dikiyoruz gözlerimizi. Gelecek güzel günlerin hayallerini kuruyoruz.
Orhan Kemal’i okumak satır satır Türkiye’yi okumak demektir.

A.KOŞBAY


Amin Maalouf - AFRİKALI LEO





‘’O kış çok soğuktu, korkunç soğuktu ve kar, yeni kazılmış topraktan ve kandan ötürü siyahtı. Ölümle tanışıklık, geçmişin sevinçlerini anımsamak, göç olasılığı acı veriyor!’’

Tarih yenenler tarafından yazılıyor. Yenilenlerin hikâyelerini tarihin tozlu sayfalarında yitip gitmekten ise edebiyat kurtarıyor.15. yüzyılda, İspanya’da Endülüs’teki son İslam Devleti olan Granada (Gırnata) Emirliği yıkıldığında arkasında yarını olmayan, çaresiz, acılar içinde on binlerce can bırakmıştı. Doğup büyüdükleri topraklar, onlara ekin veren topraklar, evlerinin temellerinin yükseldiği, sevip, sevildikleri, çocuklarını büyüttükleri, atalarını gömdükleri topraklar, artık onların değildi. Onlara göç yolu görünmüştü. 
Endülüs’ten, Fas’a, Kahire’den Roma’ya uzanan, daha sonraları adı Giovanni Leone olacak olan Hasan’ın öyküsü, bizi bambaşka çağlara, bambaşka coğrafyalara götürüyor.  Yazgısı mıydı onu sürükleyen farklı iklimlere, kültürlere? Tarih yapılırken bir figüran mıydı yoksa başrol oyuncusu mu? Sadece ülkelerin mi tarihi vardır? Bir tek insanın biricik tarihi de kıymetli değil mi?

Tarih yazılırken o sayfalarda biz sadece savaşları, anlaşma maddelerini, fethedilen ve kaybedilen toprakları okuyoruz. Gözyaşları, ağıtlar, yitirilen canlar, solup giden umutlar, terkedilmiş evler, bomboş sokaklar, her kötülüğe inat yeşeren sevgi nerede diyorsanız Amin Maalouf’un kaleminden Afrikalı Leo’yu mutlaka okuyun.

A. KOŞBAY

Yevgeni Zamyatin - BİZ



Gözünüzün önüne bir kare getirin. Canlı, güzel, eşkenar bir dörtgen. Ve bu karenin size kendisinden söz ettiğini varsayın. Onun size söylemeyi akıl edeceği en son şey dört açısının eşit olduğudur. Bu onun için öyle doğal, öyle sıradan bir şeydir ki artık farkında bile değildir. Benim için de öyle, ben de bu karenin durumundayım.’’

Önce Ütopyalar yazılmaya başlandı. Platon’un Devleti, hiç okumayanlar için adına bakılarak sadece devlet idaresi, siyaset bilimi ile ilgili bir kitap zannedilebilir. Gerçekte ise Platon bir toplum tasarımı ortaya koymakta, kendi ütopyasını yazmaktaydı. Thomas More ise Ütopya ’yı yazarak türün isim babası ve öncülerinden oldu. Sonra diğerleri geldi. Campanella’nın Güneş Ülkesi, Bacon’ın Yeni Atlantis’i… Yazarlar, ideal toplum yaratma ülküsü için kalemlerine sarıldılar.
Yaşam o kadar büyüktür ki, karşıtını kendi içinde taşır. Edebiyat da bundan kaçamaz. Ütopyaların karşısına da karşı ütopyaların ya da diğer deyişleriyle distopyaların (kara ütopya) çıkması kaçınılmazdı. Karşı Ütopyacı yazarlar tek tip insan yaratmanın sanıldığı gibi uygarlığı yukarı taşımayacağı, bu tek tip insan modelinin insanları insanlıktan çıkarıp bir sürüye dönüştüreceğini sonuçta da aydınlık çağların değil karanlık çağların geleceğini savundular. Sürü demişken aklıma Charlie Chaplin’in Modern Times(1936) filminin açılış sahnesi geldi. Önce bir çayırda otlayan bir koyun sürüsü gösterilir bir süre. Hemen ardından bir metronun çıkışından ana caddeye akan, işlerine giden, evrak çantalı koyunlar –pardon- insanlar…
Karşı Ütopyalar, edebiyatın bence çok özel bir bölümünü oluşturuyorlar. En derin korkularımızı, pusuda bekleyen zalimliği, zalimle mazlumun tehlikeli dansını, katıksız özgürlük hasretini anlatıyorlar. Karanlığın içinde aydınlık, aydınlığın içinde karanlık gizli satırlarda. Okurken sinirleriniz geriliyor ve geleceğe umutla bakmakla gelecekten korkmak arasında gidip geliyorsunuz. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sını, George Orwell’in 1984’ünü,Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ini, William Golding’in Sineklerin Tanrı’sını ve Anthony Burgess’in Otomatik Portakal’ını okuduğunuzda iliklerinize kadar ürpermiyor musunuz yoksa?

Bütün bu kara kitapların atası ise hiç kuşkusuz Yevgeni Zamyatin ’in BİZ’i. Düzenin dişli çarkları arasında sıkışıp kalmış, ismi bile olmayan, harf ve rakamlardan oluşan kodlara indirgenmiş insanların öyküleri hem içimizi burkuyor hem de bizi güçlü ve uyanık olmamız için uyarıyor karanlığa karşı. Diğer kara ütopyalardan farkı ise baskılara rağmen, onları bekleyen ürkütücü sona rağmen sürüden ayrılmaya cesaret edenlerin varlığı. Çünkü onlar insanlık onurunu kendi rahatlarının üzerinde tutuyor-rahattan kastım Matrix ’teki gibi sahte, yapay tabii- ve umutlarını her türlü olumsuzluğa rağmen yitirmiyorlar. Ben değil BİZ diyorlar. Eskilerin bir sözüyle bitirelim: ‘’ Paranı yitirirsen önemli bir şeyi kaybetmiş olursun, şerefini yitirirsen çok önemli bir şeyi kaybetmiş olursun, umudunu yitirirsen her şeyi kaybetmiş olursun.’’


A. KOŞBAY

29 Ocak 2017 Pazar

Osman Şahin - KOLLARI BAĞLI DOĞAN



“Kolları Bağlı Doğan’da yer alan öykülerde, 650.000’den fazla insanın sorgulandığı, gözaltı sürelerinin 3 aya çıkarıldığı, 30.000’den fazla insanın, Şeyh Bedrettin’in, “Zulüm olan yerden göçülür,” sözünü anımsatırcasına yurtdışına kaçtığı, ailelerin parçalandığı, 48 kişinin idam edildiği, insanlık onurunun ayaklar altına alındığı, ağır suçların işlendiği 12 Eylül döneminin zulüm ve işkenceleri anlatılıyor. 12 Eylül faşizminin sınıfsal niteliğine de bir eleştiri getiren bu öyküler, yalnızca ülkemizin değil, dünya hapishane yazınının da en canlı, en seçkin  örnekleri arasında yer alıyor. Bir eleştiri yazısı yüzünden İstanbul 3 Numaralı Askeri Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanarak 18 aya mahkum edilen Osman Şahin’in hapisteyken gördükleri, yaşadıkları, duydukları… İnsanın özüne yönelik, ağır, sarsıcı öyküler. Unutamayacaksınız.”



Kitap, Osman Şahin’in “Bütün Öyküler” serisinin 4.ve son, benimse okuduğum ilk kitabı. Kitapta –yaşanmış- 11 öykü yer alıyor;

§  Kolları Bağlı Doğan,
§  Güneşi Kazanmak,
§  Muvakkat Koğuşu,
§  Sevk,
§  Şifreli Öter Keklikler,
§  Voltalar,
§  Karadenizli Albay,
§  Parçala Niyazi,
§  Memedi Lezgo,
§  Ölüm Çiçeği Eno,
§  Cezaevi Üstünde Gökyüzü


Hikayelerin her biri ayrı ayrı iç parçalayıcı; okurken her yerinize iğne, hatta bıçak sokuyorlar gibi… Çünkü bir yazarın hayal dünyasını değil, hayatın ta içinden yakın tarihimizden gerçek, yaşam öyküleri okuduklarınız…… “İnsan bunca acıya karşı nasıl direnebiliyor?” diyorsunuz, daha önemlisi “insan, insana (devlet, vatandaşına) tüm bunları nasıl yapabilir?” okurken en çok sorduğunuz soru olacak... En çok etkilendiğim öykü kitabın da adını oluşturan Kolları Bağlı Doğan ve devamında Güneşi Kazanmak, Şifreli Öter Keklikler, Memedi Lezgo, Ölüm Çiçeği Eno oldu.

Cevabını kimsenin net bir şekilde veremediği “çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” diye bir soru vardır ya; bu kitapla birlikte çok ilginç bir olayı da öğrenmiş oldum. Bunun üzerine bir kez daha gezip görmek öğrenmenin temelini oluşturmuyormuş demek ki yönünde oldu kanaatim.

Kent yaşamına ne kadar aşinaysam, kırsal (köy, kasaba) yaşama da bir o kadar aşinayımdır; küçükken köyde ısrarla kime sorduysam alamadığım cevabı bu kitapla ancak bu yaşımda öğrendim. (Cevabını alamayınca sormaktan vazgeçmiş, hatta bır daha da üzerinde düşünmemiş olduğumu fark ettim. Kabul her şeyi didik didik didikleyen bazen itici bir çocuktum, o yüzden sorularım hep cevapsız kalırdı, cevap veremezler ya da cevaplanması güç şeyler sorardım; bunu sorularıma “sus bakiiimm, ayıp!” diye aldığım yanıtlardan anlardım. Böyle böyle soru sormayı unuttum. Hayatımıza internet girince de aklıma takılan bir şey olduğunda ilk kapısını çaldığım Google Amca oldu, sağolsun, bana her şeyi bir bir anlatır. ) Öğrendiğim şey karşısında kalakaldım, yok canım herhalde yanlış anlamış olmalıyım deyıp tekrar okudum ama aynı anlama ulaştım. Bunun üzerine netten doğru mu diye araştırdım, doğru olduğunu gördüm ve inanılmaz şaşırdım.  Bu yaşıma kadar bilmiyordum açıkçası. Bazı bilgilere sahip olmak için yaşanmışlık, görmüşlük gerekir her şey kitaplardan öğrenilemez derler ya; elbette bu da (gezmek&görmek) gerekli ama bir şey hakkında görerek, bir yer hakkında gezerek bilgi sahibi olamayız; bu hem maddi hem de zamansal bir imkana bağlı ama birçok şey hakkında okuyarak bilgi sahibi olabiliriz, evet bunun için de zamana ihtiyacımız olduğu doğru, “zaman yok” demeyin, facebookta fotoğraf bakacağınız zamanı e-kitap okumayı, en azından internete her girdiğinizde BIRODAKITAP adlı bloğumuzu da ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirmenizi teklif ediyoru(z)m ama ısrar etmiyoru(z)m. 

Neyi öğrendiğime gelirsek; öküz doğulmadığını, öküz olunduğunu! Bir boğanın nasıl öküze dönüştürüldüğünü... İnsan ırkı bencil emelleri uğruna tarihinde kendi (insanlık) sıfatlarını unutarak, şeytandan da öte iğrenç bir mahlukat yolunda yol katetmiş ve ne yazık ki hala da etmekte… Dünya yaratıldığından bu yana insanlığın en büyük sorunu insan olamaması olsa gerek! Boğanın öküze dönüştürülerek çift sürme işlerinde kullanılması için cinsel organı kesilmekteymiş, bu esnada hayvancagız o kadar büyük bir acı çekermiş ki; inleyişinden dağlar yankılanır, gözlerinden yaşlar oluk oluk akarmış ve akabınde hayvanı yıne ınlete ınlete dıkerlermiş, sonra bazı insanlar bu kestikleri parçayı pişirip bir güzel afıyetle yerlermiş. Buna çok benzer olayı da 80 darbesı zamanında insanlar (polis, jandarma, gardiyan kısaca devlet), ınsanlara (mahkumlara) yapmışlar ve daha nice nicelerini… Yıllar evvel A’dan Z’ye Seri Katıller dıye bir kitap okumuştum, G harfine kadar okumayı sürdürebilmiş, sonrasında devam edememiştim; midem, psikolojım, herseyden önce insanlığım kaldıramamıştı. Hatta bu yüzden bır sure kıtaplardan uzak kalmış, insanlara da tiksintiyle bakmıştım... Kolları Bağlı Doğan’da benzer hisleri uyandırmakta; psikolojiyi yerle bir ediyor ve okurken çok acı çektiriyor! Bu nedenle okumanız konusunda ısrar edemeyeceğim, fakat yakın tarihimizde yaşananları anlayabilmenin yollarından biri de bu kitabı okumakla mümkün.


Okumak Harıka Bir Eylemdir!

Esra K.K.

24 Ocak 2017 Salı

Tarık Akan - ANNE KAFAMDA BİT VAR



Çok yakın bir tarihte (16 Eylül 2016) aramızdan ayrıldı, sinemamızın en yakışıklısı… Gazeteler “ Genç Kızlar İlk Aşkını Kaybetti” manşetleri attılar, onun için… Yeşilçam’ın yeşil gözlü romantik-komedi filmlerinin baş kahramanı, beyaz perdenin efsanevi ismi; TARIK AKAN…

Bizler onu genellikle Mavi Boncuk’ taki Yakışıklı Necmi, Hababam Sınıfı’ndaki Damat Ferit rolleriyle tanırız. Sosyal içerikli filmlerini (Yol, Sürü, Maden…vb.) bilenimiz de izleyenimiz de pek azdır. İnsan sevgisi, Atatürkçülüğü, eğitime verdiği önemi, toplumculuğu, sosyalist düşüncesi…vb. sanatında radikal karar almasına sebep olmuş ve kariyerinde toplumcu, barışçı, devrimci düşüncelere hizmet eden filmlerde oynamayı şan, şöhret, paraya yeğlemiştir.

1980 darbesinden sonra 1981’de Almanya’daki konuşması nedeniyle Tercüman Gazetesi’nin yaptığı çarpıtıcı (yanlı ve yanlış) haber üzerine yurda dönüşünde apar-topar gözaltına alındığı nezaretteki günlerini içeren usta oyuncunun hikayesini okuyorsunuz; Anne Kafamda Bit Var adlı tek kitabında. Uğur Dündar’dan Müjdat Gezen’ e, Perran Kutman’dan Halit Kıvanç’a birçok popüler ismin de  yer aldığı anı kitabıdır. Kimselerin yaşamak istemeyeceği anılar…

Her kesimden kişinin okuduğunda  idrak edebilmekte zorlanmayacağı, akıcı ve duru bir dil ile yazmış. Az seviyede okuma-yazma bilmek yeterlidir. Apolitik olabilirsiniz, X kesimden, Y düşünceden, Z dininden olabilirsiniz. Okuyucunun sağ-sol, faşist-sosyalist kimliğine bakmaksızın empati yetisini kullanabildiği oranda algılayabileceği bir kitap! Daha evvel bu konuda bir kitap okumadıysanız, bir film izlemediyseniz, bir belgesele rastlamadıysanız, neler olup-bitmiş diye merak edip hiçbir araştırma yapmadıysanız, üstü kapalı şekilde yazılan bu kitapla anlatılanların boyutunu anlamlandırmakta güçlük çekebilirsiniz. Çünkü yapılan onca onur kırıcı davranışa, işkenceye karşın son derece titiz, saygılı, kibar bir duruşla kaleme almış, usta oyuncu yasadıklarını... Bir dönem yaşadıklarının ağırlığından, uğradığı haksızlıklardan ötürü ülkeyi terk etmeyi düşünse de vazgeçip yılmadan, korkmadan, davasında, Atatürkçülük yolunda, mertçe, dik ve onurlu durusuyla sonuna kadar mücadele etmeye devam etmiştir.

Okumanızı şiddetle tavsıye ederim.



Okumak Harıka Bir Eylemdir!

Esra K.K.


23 Ocak 2017 Pazartesi

Cesare Pavese - YAŞAMA UĞRAŞI






Günlükler(1935-1950)

Çevirmen: Cevat Çapan

’ Bir haksızlığa uğramanın acısı güçlendiren bir irkiltidir insan için-bir kış sabahı gibi.
Bu haksızlığı tattım ben, uğradığım haksızlığın, iyilik bilmezliğin daha büyük olmasını isterdim.
Hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür.
Artık sayıklamıyorum. Sanatım için yaşayarak kafa dirliğine kavuştum. Öte yandan ölümden korkar oldum, bedenimin bana bir oyun oynamasından ödüm kopuyor.
Elma ve armut ağaçlarının taçyaprakları rüzgârda uçuşuyor. Her yeri onlar kaplamış. Kelebekler gibi.
On sekiz ile otuz yaşın arasındaki yılların, boğuntuları, bağırmaları, aşkları nerede şimdi? Bugün yararlandığın ne varsa, o yıllarda biriktirmiştin. Ya şimdi? Şimdi ne yapacaksın? ‘’


Pek çok insan, hayatının belirli dönemlerinde, özellikle çocukluk ve ilk gençlikte günlük tutmuştur. Çocuksudur yazılanlar. Bir günün kısır dökümü gibidir çoğunlukla satırlardaki. Bir yazarın günlüklerini okumak ise bambaşka bir edebiyat deneyimi.  Bir de bu yazar Cesare Pavese ise.
Öfkeli, coşkulu, tutkulu ve depresif bir ruh halinde gidip geliyor satırlarında yazar. Hayal kırıklıklarını gizlemiyor. Ve git gide, yıllar ilerledikçe belirginleşen melankoli ve yalnızlıkla sarmalanıyor. Yazarın elinden tutmak ve onu içine düştüğü derin umutsuzluktan çekip çıkarmak istiyorsunuz. Ama yardım edemeyeceğinizi de biliyorsunuz çaresizlik içinde. Çünkü okuduğunuz her şey yaşandı ve bitti.
 Özel yaşamı ile ilgili epeyce ayrıntıya yer vermiş. Arkadaşlar, rakipler, edebi ve siyasi mücadeleler, sevgililer… Yayıncı, yayına hazırlarken mahrem bulduğu satırları özellikle sevgilileri ile ilgili bölümleri çıkarmış. İsimler titizlikle gizlenmiş. Bukowski’nin Kadınlar kitabında yayıncı aynı şeyi yapsaydı ortada kitap olmazdı. Şaka bir yana bu uygulamaya hak veriyorum tabii.
Pavese’nin kaleminden eleştirilerle dönemin İtalya’sı da epey nasibini alıyor. Kendi politik olarak aktif bir kişi olmasa da muhalif arkadaşlarının yaşadığı acılardan derinden etkileniyor. Duyarlı, idealist bir aydın olan Pavese savunduğu fikirlerini sansürlemeden kaleme alıyor.
Kendi edebiyat serüvenini de bir eleştirmenden ya da edebiyat tarihçisinden daha iyi değerlendirmiş. Elbette yüzde yüz objektif olmasını bekleyemeyiz ama sanatının muhasebesini de oldukça dürüst yapmış.
Pavese Türkiye’den hangi yazarlarla ruh ikizidir diye düşündüm günlüğünü okurken. Aklıma hemen iki isim geldi: Orhan Veli Kanık ve Tezer Özlü. Ülkeler keskin sınırlarla birbirinden ayrı olsa da insan olarak bizler o kadar da ayrı değiliz.
Ingmar Bergman’ın Sonbahar Sonatı filminde başkarakterin dediği bir replik sanki Cesare Pavese’nin ağzından çıkmış gibi:’’ Sanatımla sonsuza dek yaşayabilirim. Hayatımla değil’’


A. KOŞBAY

Elio Vittorini - SİCİLYA KONUŞMALARI



’ Bir iki dakika konuşmadan ringayı yedik. Sonra annem, karıma öğretmem için salyangozun daha başka kaç türlü pişirilebileceğini anlatmaya başladı. Bense ona karımın hiç salyangoz yemeği yapmadığını söyledim. O zaman annem karımın nasıl yemekler yaptığını sordu. Ben de daha çok haşlama yaptığını söyledim.
‘’Haşlama mı, ne haşlaması?’’ diye sordu annem.
‘’ Haşlama et,’’ dedim.
‘’ Et, ne eti? ‘’dedi annem.
‘’Sığır,’’ dedim.
Annem yüzünü buruşturarak bana baktı. Sığır etinin tadının neye benzediğini sordu.’’

Büyümek, anne baba evinden ayrılmak, arkasına dönüp bakmamak… Kahramanımız yıllar sonra doğup büyüdüğü topraklara dönüyor; yalnız, hasta annesini yoklamak için. Sicilya bıraktığı gibi. Aynı insanlar, aynı sokaklar, aynı evler, aynı toprak. Ama kendisi aynı çocuk ya da aynı genç delikanlı değil artık.
İtalya’nın bir panoramasını çizen bu kısa roman ilk bölümlerdeki tren yolculuğu ile de bir parça Dostoyevski’nin Budala romanının başlangıcını anımsatıyor. Ama Sicilya Konuşmalarındaki, İtalyan İşi tabii. Eline çabuk, kısa kısa, canlı diyaloglardan oluşan bölümler.
İtalya’daki kuzey güney karşıtlığı da-zengin kuzey, fakir güney- kitabın satır aralarında gizli. Bu karşıtlık coğrafyadan, dildeki lehçelere, hayat tarzlarına, duygu ve düşüncelere yansıyor.
Sicilya Konuşmaları, özünde bir eve dönüş hikâyesi. Bu dönüşte her şey aynıydı. Ama aynı zamanda her şey farklıydı.
Küçükken her şey dev gibi görünürdü bize. Yetişkin insanlar, ağaçlar, evler, eşyalar devasaydılar. Sonra büyüdük, etrafımızdaki her şey küçüldü. Belki bu o kadar kötü değil. Ama her şey bir yana, büyüdükçe hayallerimiz de küçüldü.

A. KOŞBAY


Dino Buzzati - TATAR ÇÖLÜ



’ Monti’nin, yakarışlarına sadece, karanlık uçurumdan yükselen rüzgârın sesi cevap vermektedir.’’ Ne demek istiyordun Angustina? Cümleni, bitiremeden gittin; belki de gayet sıradan aptalca bir şey, belki saçma bir umuttu dile getireceğin, belki de… hiçbir şey değildi.’’


Issız bir ada(Robinson Crusoe), uçsuz bucaksız çöller(Simyacı), gökyüzüne uzanan karlı dağların çevrelediği bir sanatoryum(Büyülü Dağ),karantinayla çevrili bir şehir(Veba) etrafında ıssızlığı, yalnızlığı, insanın varoluş mücadelesini anlatan kitaplar her zaman beni çekmiştir. Bu tür kitaplar arasında Tatar Çölü özel bir yeri hak ediyor. Diğerlerinden farkı ise, kahramanının sınır boyundaki unutulmuş kalede kalmaya bir zorunluluktan değil, bir umuttan, belki de daha doğru bir ifadeyle kaledeki diğer askerler gibi bir saplantıdan dolayı mahkûm kalması. Bir gün işe yarayacaklardı. Bir gün düşman her gün baktıkları, gözledikleri çölden gelecek ve onlar ülkelerini savunacaklardı. Bu umutla yıllarını kalede çürüten ve emekli olan askerler, kahramanımıza bilinmezi beklemenin anlamsızlığını, beyhude geçen yılların dayanılmaz ağırlığını duyursa da genç subay Giovonni Drogo için harekete geçmek kolay olabilecek miydi?
Kitap, çarpıcı sonuyla ciddi bir şekilde sarsıyor benliğinizi. Etkisinin daha yoğun olması için mümkünse meşgul olmadığınız sakin bir tatil gününde ve bir gün içinde okumanızı öneririm. Bu varoluş mücadelesini okuduktan sonra beyazperdeden de izlemek isterseniz, yönetmen Valerio Zurlini ’nin 1976 yılındaki sinema uyarlamasını kaçırmayın.
 Monotonluktan hep şikâyet edilmiştir. Ama pek çoğumuz monotonluktan kurtulmak için parmağımızı bile kıpırdatmıyor, korunaklı duvarlarımızda dünü, bugünü, yarını hep aynı yaşıyoruz. Tatar Çölü bu atalet halini sorgulamamız ve belki de kendimizi bir parça olsun değiştirebilmemiz için iyi bir fırsat olacak.


A. KOŞBAY



Peyami Safa - DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU






Siz de benim gibi Peyami Safa’nın bu eserini daha önce hiç okumadığınızı sanıyorsanız yanılıyor olabilirsiniz! Hemen hemen herkesin Lise Edebiyat dersi kitabından küçük bir bölümüne aşina olduğunu tahmin ediyorum. Ben okurken anımsadım. Hafızalarınızı daha fazla zorlamamak için size de kısaca bahsetmem gerekirse; ana karakterimiz 15 yaşındadır, dizindeki kemik tümörü ile 8 yaşından beri boğuşmaktadır. Annesi ile birlikte İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde yaşar. Yoksul bir hayata sahiptir. Uzaktan akrabaları olan Paşa’nın kendisinden 4 yaş büyük olan kızı Nüzhet’e aşıktır. Ne mutlu ki Nüzhet de ona karşı boş değildir, ancak Nüzhet doktor Ragıp Bey ile evlenmek üzeredir.

Nüzhet, hasta ve yoksul kahramanımız ile mi hayatına devam etmeyi seçecektir, yoksa doktor ile mi evlenecektir? Ana karakterin geçmez diz ağrıları ve sonu gelmez hastane çilesi sona erebilecek midir?

Kitap otobiyografik bir eserdir. P.Safa’nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden izler taşımaktadır. Bu özelliğiyle Edebiyatımızda psikolojik roman olma özelliğine sahiptir. İncecik bir kitap ama son derece derin bir anlatıma sahip.

Kitapta bazı cümleler var ki insanı derinden yaralar: “İki hasta kadar birbirine yakın kimse yoktur. Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.” Hakikaten de bazı acıları anlayabilmek için o acıyı bizzat yaşamak gerekir. Çünkü denildiği gibi ateş düştüğü yeri yakar. Dişi ağrımayan diş ağrısını, dizi ağrımayan diz ağrısını ne bilsin, derdi rahmetli anneannem.

“Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm.”

“Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir; fakat annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur. Çocuklarının felaketini 2 kat şiddetle hisseden anneler, bu ızdıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.”

“Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşırıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan...”

Diz ağrısı nedir, yürüyememek nedir, hayatının yarısının hastanede şifa arayarak geçmesi ne demektir? (Tam da diz ağrısı çektiğim, empati yapabilmeye en uygun olduğum sırada okudum kitabı. Geçtiğimiz günlerde trafik kazası geçirdik eşimle birlikte, soldan hızla gelen bir aracın bize vurması ve daha sonra ise bizim sağdaki duvara vurmamız ile 2 kere çarpma yaşadık. Hava yastıkları patladı, ön cam çatladı, aracın ön kaporta tamamen gitti, görenler “siz bu araçtan nasıl bu kadar az sıyrıkla kurtulabildiniz..?” deyip şaşkınlıklarını dile getirdiler. Belli bir kitle de vardı ki, onlar aracın basında beni görüp, -önyargıyla- “siz mı sürüyordunuz?” diye soranlardı. Çünkü onların düşüncesine göre duvara ancak ve ancak bir kadın toslayabilirdi oysa sürücü ben değildim, he bi’de bazı kişiler de cevabını öğrenince ne işlerine yarayacaksa “aracın kaskosu var mı?” sorusunu soruyorlardı… İnsanımız tuhaf, hakikaten çok tuhaf.… Birkaç sıyrıkla atlattığımıza şükrediyoruz. Kırık-çıkık yok ancak benim dudağım patladı, sağ omzum, belimin sağ tarafıdizimde müthiş bir zedelenme oldu, çektiğim ağrıyı tarif edemem... Ben bu kadar acı çekebiliyorsam P.Safa’nın ızdırabını tahmin bile edemiyorum…)

Kitabın siyah-beyaz çekilmiş filmi de var. Nüzhet’i Hülya Koçyiğit, ana karakteri ise Kartal Tibet oynuyor. Kitapta ana karakterin adından hiç söz edilmiyor ancak filmde adı Burhan ismi ile anılmakta. Kitaplardan uyarlanan çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de senaryo çok farklı seyrediyor. Başlangıcı da, sonu da kitapla aynı değil. Çekildiği dönemin şartlarına göre değerlendirirsek güzel bir film ancak gerek kitaba, gerekse günümüze göre değerlendirdiğimizde keyif alabileceğinizi ümit etmiyorum. Filmi izlemeniz konusunda ısrar edemiciğiiim (yükleme vurguyu H. Koçyiğit gibi yaptım :D ) fakat kitabı mutlaka okumalısınız okumalısınız okumalısınız.



Okumak Harika Bir Eylemdir!



Esra K.K.